Kurtuba Dergisi’nin beşinci sayısı çıktı. Türkiye sathında dağıtımlara başlandı.
Bu sayıda Kurtubalılar olarak Mavi Marmara Devrimi’ni selamladık. İslamcı-liberal ittifakını tartışmaya açtık. Ömer Lekesiz’le İslamcılık, Sağcılık ve Muhafazakarlık merkezli edebiyata dair geniş bir söyleşi yaptık.
Dostumuz Faruk Yücel’i vefatının birinci yıldönümünde bir kez daha andık. Yayınladığımız dört öyküyle, Kurtuba’nın öykü damarını canlı tutmayı sürdürdük. The Molla Kasım ümmeti bir kez daha sigaya çekti, biz de el pençe divan durduk.
Ezcümle; bir kez daha İttihad-ı İslam’a inanan kardeşlerimizle dertleştik. Selam ediyoruz cümleten.
Dergi temin adreslerimizi güncellendikçe buradan takip edebilirsiniz:
İSTANBUL
Anadolu Yakası
Zen Kitabevi
Selmanağa Mah. Selmanıpak Cad. Şeyh Cami Sok. No:38/a Üsküdar
Avrupa Yakası
Ağaç Kitabevi
Fevzipaşa Cad. Şehitkubilay Sok. No:6(Ptt Yanı) Fatih
Kurtuba’nın yeni sayısı çıktı. Dünya sathında dağıtımlar başlamak üzere.
Bu sayıda ne var ne yok diyenler için şunları söyleyebiliriz:
Güney Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (GASAM) Başkanı Ali Şahin’le Sınırsız Ortadoğu Projesi’ni konuştuk.
Gazze’ye girip İslam halklarının gönüllerini fetheden ve İsmail Haniye’nin taltifine mazhar olan Filistin konvoyunu en militan duygularımızla selamladık.
Abim dergi çıkaracak, biz de devrim yapacağız diyenlere cevap verdik.
Söylenecek çok sözümüz vardı. Bir kısmını bu sayıda söylemeye devam ettik. Alanımız dar değil. Söyleriz daha.
(Yeni sayımıza ulaşabileceğiniz adresler güncellendikçe bu sayfadan ilan edilecektir)
Dergiyi temin edebileceğiniz adresler için tıklayın;
Duyarlı her insanın zihninde mutlaka bir Endülüs metaforu vardır. Endülüs kimilerine göre: gemileri yakacak kadar idealize olmanın resmi, kimilerine göre: yakılan yüz binlerce kitap sonrası, koca bir medeniyetin hafızasının yok edilmesi, kimilerine göre: ittifak kurmuş bir haçlı zihniyetine karşı, parçalara bölünerek iç çatışmalar yaşayan bir toplumun, tecrübe edilmiş hazin sonu, kimilerine göre: gerek ilmî, gerek kültürel ve gerek sanatsal anlamda insanlığa müthiş katkılarda bulunmuş anıtsal ve efsanevî bir abide, kimilerine göre: batılılar tarafından Müslüman oldukları gerekçesiyle katledilmemek için, hristiyan olduklarını söyleyen ve gizli Müslüman olarak hayatlarını idame ettirmek isterken, batılıların hışmından yine de kurtulamayan Moriskoların tarihe attıkları imza, kimilerine göre: Ebu Abdullah’ın annesi Valide Sultan Fatıma’nın, El Hamra Sarayı’nı bir daha dönmemek üzere terk ettikleri sırada, Gırnata’nın hakim tepesinde ağlayan Endülüs’ün son hükümdarı olan oğluna; “Bir yiğit gibi savunamadığın şey için şimdi bir kadın gibi ağla” ağıtını yaktığı tarihin en nedametli mekânı.
BALKAN UZMANI VE AYNI ZAMANDA TV NET KANALINDA YAYINLANAN YERYÜZÜ NOTLARI PROGRAMININ YAPIMCISI YAZAR YUSUF ARMAĞAN’LA İTTİHAD-I İSLAM’I KONUŞTUK
Röportaj: Yusuf Armağan
Konuşturanlar: Barış Öztürk – Selman Maltaş
■ Yusuf Abi, Türkiye’de şu an ufku Kerkük’le sınırlı milyonlarca insan yaşıyor. Uzun yıllar süren mühendislik çabaları sonucunda dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan Müslüman kardeşlerimizle olan gönül bağımız büyük oranda tahrip edildi. Bu gönül bağını yeniden tesis etmek için neler yapmalıyız?
Coğrafi sınırlarla sınırlı bir zihni reddederek söze başlamalıyım. Bu zihnin çocukları sakat doğarlar. Akraba evliliği gibi bir şeydir bu. Sağlıklı çocuklar için aşmamız lazım sınırları. Sınırlar çiğnenmek için vardır bence. Gelinen noktanın bir proje olduğu fikrine katılıyorum. Proje kelimesinin anlamlarından biri de gerçekleştirilmesi istenen tasarı demektir. Tercih etmek suretiyle oluşturulmuş birliktelikler yerine tercih edilmeksizin oluşturulmuş birliktelikleri kabul ettirdiler bize. Bu kolay olmadı elbette. Uzun bir süreçte oldu bitti her şey. Ama projenin sonuna gelindiğinde vurucu darbe içeriden, Müslümanlardan ve o güne kadar Müslümanlarla birlikte yaşamayı tercih etmişlerden geldi. Bu en temelde şu demektir; Kur’an insanın müstağni oluşundan bahseder, yani kendi kendisine yetebileceği kanaatinin kendisini yücelerin yücesine ulaştırma fikrinden. Bu bir nevi tanrılaşma sürecidir. Küçük kalmak, kendi kalmak fikri bu yönüyle şeytani ama cazip bir şeydir. Günahın lezzeti vardır malum. Günahkar olmakla eşdeğer bir şeydir sınırlara ayırmak ve bu sınırlara razı olmak. İşte vurucu son darbeyi biz bu sınırları kendi kafamızın içine çizdiğimiz gün yapmış olduk. Bunu kendisine yapan bir zihne bir başkasının gelip de başka bir şey yapmasına da gerek yoktur. Haritalar, sınırlar, akan kan.. anlamsızlaşır bundan sonra. Sınırın bu yakasındaki Mustafa ile sınırın öte yanındaki Mustafa arasında sanal farklar varmış gibi gelir insana. Bu hali bertaraf etmenin yolu ise zihinsel kilitlenmişliği aşmaktır. Bu eyleme normal yollardan müsaade etmediklerini biliyoruz elbette.
Yıllar önce, ‘Drina Jedina’ (Biricik Drina), isimli bir sigaranın, bende tedai ettirdikleri hatırıma geldi bu soruyla birlikte…
‘Bizim sigara’ sevinciyle sigarayı yakmış ve bir nefes çeker çekmez de kendimi Drina Köprüsünün üzerinde bulmuştum.
Üstat Necip Fazıl (Rh.A.), makberinden ‘Sakarya Türküsü’nü göndermişti o an…
Drina nehrine bakarken, ‘Nerde kardeşlerin/ Cömert Nil, yeşil Tuna’ mısralarına gözyaşımı katık etmiş, ‘Giden şanlı akıncının’ yurduna ne gün döneceğini bilmemenin verdiği ıstırapla, muhayyilemde geçit resmi yapan muhteşem medeniyetin ordusunu selamlamıştım.
Bugün ‘şiir ve şiir eleştirisi’ kısırlaşmış durumda. Bu durumu farketmek yeni bir şey değil. Şiir haritasına bir göz gezdirin, şiir ülkelerinin fotoğrafını çekmeye cesaret edin biraz. Göreceksiniz; küresel bir katliam yaşıyor şiir…
İnsan eti kemirmenin kabullenir olduğu, çocukların uçurtma yapmayı öğrenemeyip, mermilerle konuştuğu, annelerin süt emzirmekten öte bir gayeye adanamadıkları gibi, babaların da evlatlarının karnını doyurmaktan başka bir şey düşünemedikleri; imparatorlukların sömürdüğü topraklarda bitkisel hayata girmiş bir dünya, sürüngenleşmiş bir medeniyet var artık! Öyle veya böyle bir ahtapotun kollarına montajlanan insanlığın dramı bu…. Modern Dünya… İşte büyücülerin zaferi.
Dünyaya dair kaygılarımız olabilir. Bu kaygılarımız bizi hayata bağlayabilir. Bizi hayata bağlayan bu kaygılar, insanlığımızın alamet-i farikası olarak görülebilir.
Peki yapılması gereken sadece kaygılanmak mıdır? Kuru bir kaygı hissi bize ne kazandırır? Ya da tersinden soralım. Bize ne kaybettirir?
Kaygılı bir bakış açısına sahip olmanın mütemadiyen lüks olduğu bir dönemde yaşıyoruz. Bu gerçeği gözardı edemeyiz. Ancak proje üretmeyen bir kaygı mekanizmasının işe yaramadığını, hatta insan ruhu için gereksiz bir ağırlık olduğunu, vehatta bir an evvel ruhtan kesilip atılması gerektiğini iddia edebiliriz.
Şöyle ki. Kendi ruhunda devinip duran ve insanın varlığından dünyanın merkezine sızamayan kaygılar enkaz edebiyatına sebep olur. Kalpten çıkıp dile gelir. Fakat dilden sıyrılıp bir türlü kulağa ulaşmaz. Çünkü insanın önce kendi kendisini duyması gerekir. Bu duyuş, sıradan bir ses titreşimini çağrıştırmasın. Duyuştan kastımız, harekete geçmeye davet eden ve ruha ivme kazandıran bir çabadır.
Aradan geçen uzun yıllara, bir görünüp kaybolan isimlere, sayfalar dolusu edilen koca koca laflara inat ve mutlaka onlarla birlikte; Gerçek Hayat; bu toprakların en asil dergisidir. Büyükdoğu ve Diriliş dergilerinin ardından; umutsuzluğa, yılgınlığa ve heyecansızlığa duçar olmuş İslamcı düşüncenin, 90′lı yıllar sonu itibariyle, kılavuzluk görevini, büyük bir ciddiyet ve bir o kadar da heyecanla omuzlamış bir dergidir Gerçek Hayat. Dokuz yıllık kutlu serüvenine nice hikâyeler, nice umutlar ve nice başarılar sığdırmıştır. Her hafta cuma günleri, inatla işaret ettiği noktalara hakkıyla kafa yormamız temennisiyle… Vira bismillah…
Fertler, varlık itibariyle kendi iç dengelerini kurmak, dünya ve dünyanın ardındaki gerçekleri göz ardı etmeden insanlık algısını oluşturmak zorundadır. Sağlıklı bir ruh yapısı için bu gereklidir. Eğer ki insan, varlığında açık ve gizli duran kanalları görmezden gelirse, yaşadığı problemleri sahih bir şekilde bertaraf edemeyecektir. Birnevî öteleyecektir. Çözüme kavuşturamadığı sorunları ile yaşamaya alışacaktır. Bu da bir önkabul olarak gelecekte yapılması muhtemel pek çok yeniliği daha ilk aşamada yok edecektir. Sonuçta, ruhun içinde devinen var etme olgusu açığa çıkarılamayacak ve üstü örtülecektir.
Bendenizi yakînen tanımak saadetine erişmiş bir kısım kaari-i güzinim bilir lakin kısm-ı a’zamınız nereden bilecek efendim, bendeniz fevkalade şedidü’l mizaç bir âdemimdir. Siz bakmayınız böyle alttan aldığıma, canımlı gülümlü ifadelerle siz sevgili vatandaşlarımı taltif ettiğime. Bilenler bilir ve hazan ile şita arasında ba’dehû ay zuhur edince öfkem de cûş ider cevelanlarım.
Hayali bir yolculuk bu, yeni çıktığımız. Henüz yolun başındayız, sonunun nereye varacağını bilmiyoruz. Ümit ediyoruz aydınlığa çıksın! Yolculuk işte. Bir yolcu bir yol. Birbirinden ayrı düşünülemez. Başta da dedik ya, hayali bir yolculuk bu. Gözlerimizi kapatıyor ve “varmak istediğimiz yer”e varıyoruz hayalimizde. Kimi zaman gözyaşına tanıklık edeceğiz. Kimi zaman acı ve kedere. Bazen bir çocuğun oyuncağını göreceğiz hayali dürbünümüzle. Bazen bedeni paramparça olmuş bir kadına ağlayacağız. Yol ve hayal. Yol bizim hayal bizim. Öyleyse “vakit geç olmadan” kapatalım gözlerimizi ve başlayalım yolculuğumuza…
Daha dilimlenmemiş yorgun ay, beyaz nallarıyla ışıktan atlarını koştururken, gaybın saçaklarından akan bitimsiz vakit kanlı karanlıklarla sargılıydı. Dilimde ıslak bir ıslıkla geçiyordum eğilen ama yenilmeyen yollarından. Ki açmazdı kendisini ıslığıyla yorgun gecelerinden öpmeyenlere. Islık; kavganın bayrağı, öfkenin türküsüydü kalbine inen bu ince sokaklarda. Düşündüm, acaba çıkmazlarına bu derece gizlenen başka bir kent var mıydı! Gittikçe artıyordu heyecanım ve gittikçe sokak lambalarından soluduğu çorak nefesini daha çok hissediyordum. Sonunda öyle bir yere geldim ki, artık düşsel bir gölgeden öte bir şey değildim. Başımı kaldırıp içime buladığım bir demet söz ile yükseldim sesine: Amed, şehrim benim…
Giyindiği siyah örtüsünü usulca aralayarak yürüdüm…