Aralık 4, 2011

Mısır’da Hüsnü Mübarek devrildikten sonra kılınan ilk cum’a namazında ekranlara yukarıdaki fotoğraf yansımıştı.
Bu fotoğrafı biz de Kurtuba’nın 8. Sayısının kapağına basmıştık.
Namaz kılan binlerce insanın arasında görünen tanklar hep canımızı sıktı.
Bir an önce sivil hayatın ortasından çekip gitmelerini bekledik.
Ordu direndi. Mısır halkı ikinci kez Tahrir’e indi ve ordu geri adım attı.
İnşallah devrim bitmedi. Devam edecek.
Kasım 25, 2011

Ben İsrail-Filistin barışını değil, Hamas-El Fetih barışını önemsiyorum.
Hamas’ın lideri Halid Meşal ve El Fetih’in lideri Mahmud Abbas Kahire’de tekrar görüştü.
İnşallah Filistin’de taraflar Arap baharında halkların mesajını en güzel şekilde somutlaştırırlar.
Kasım 24, 2011
Aşk.
Direnmek.
Varlık
Savaş.
Huzur.
Mücadele.
Zafer.
Tekrar aşk
Tekrar direnmek.
Tekrar varlık.
Tekrar savaş
Tekrar huzur.
Tekrar mücadele
Ve tekrar zafer
Mısır devrimi bizimdir!
Kasım 19, 2011

Dün Cuma namazından sonra Tahrir meydanı ağzına kadar doluydu. Mısırlı gençler yönetimin bir an önce askerlerden sivillere geçmesi için meydana indi.
Bu mitingin farklı bir anlamı vardı. Mısırlı gençler Suriyeli kardeşlerini unutmadılar. “Özgür Suriye” sloganları attılar.
Devasa bir Suriye bayrağıyla bu kez Suriye’yi selamladılar. Biz muhabbetlerine Türkiye’den şahit olduk. İnşallah Suriye’de devrim yakındır.
Kasım 19, 2011

Ahmet Davutoğlu birkaç gündür dış politika yaklaşımını eleştirenlere şiir gibi cevaplar veriyor.
Doğrusunu yanlışını bir kenara bırakalım ve hocanın şu cevabına bakalım. Bence muhalefet edenlerden daha mantıklı:
”Buradaki otokratik rejimlerin üç temel argümanı vardı. Kendi halklarına dönüp dediler ki, ‘Bizden özgürlük veya demokrasi istemeyin çünkü İsrail’le savaşıyoruz. O yüzden ordumuzun ve siyasetimizin kuvvetli olması lazım’. Birbirlerine dönerek dediler ki, ‘Biz gidersek kaos gelir’. Batı ülkelerine döndüler ve ‘Biz gidersek islami radikaller gelir’ dediler. Türkiye’deki modele baktığımızda, son 7-8 yıldaki gelişmeler bunun yanlış olduğunu kanıtladı. Demokrasi Türkiye’ye kaos getirmedi. Demokratik bir Türkiye otokratik bir Mısır ya da Suriye’ye kıyasla İsrail’e karşı sesini çok daha fazla yükseltebildi.”
Kasım 17, 2011
Suriye’de olaylar başladığında Doğu Konferansı’na açık çağrı yapmıştık. Doğu Konferansı kurulurken şunu demişti:
“Tüm farklılıklarımızı geri plana atarak, halklarımızın geleceği ile ilgili ortak kaygılar ve sorular temelinde, bir sorgulama, arayış ve keşif harekatı başlatacağız!”
Doğu Konferansı’nın özgürlük talebini dillendiren Suriye halkı için bir şeyler yapması gerektiğini dile getirmiştik. Çağrıyı aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz.
Doğu Konferansı’na Açık Çağrı
Çağrıyı 6 Haziran 2011 tarihinde yapmıştık. Aradan 6 ay geçmiş. Doğu Konferansı’nın kurucusu Sn. Mehmet Bekaroğlu’ndan açıklama yeni geldi.
Keşke diyoruz, keşke Suriye’de bunca insan katledilmeden önce çağrımıza cevap alabilseydik.
Sn. Mehmet Bekaroğlu’nun cevabını aşağıya alıntılıyoruz:
“Üzerinden çok zaman geçmiş ama ben yeni öğrendim. Kurtuba dergisi Doğu Konferansı’na açık çağrıda bulunmuş.
Diyorlar ki, “Beşar insanları öldürüyoruz. Suriye’ye ilk giden aydınlar ekibi, Doğu Konferansı ne yapıyor, niçin susuyor?”
Önce şunu belirtmeliyim: Başta ben Mehmet Bekaroğlu ve Doğu Konferansı’na katılan herkes Suriye için bir şeyler söyledi, yaptı.
Doğu Konferansı’na katılan arkadaşlardan Beşar Esad’ın yanında yer alan oldu mu bilmiyorum. Çoğu Suriye halkının mücadelesini destekledi.
Ancak Doğu Konferansı kurumsal olarak bir şey yapmadı, yapamadı. Bunun nedeni Doğu Konferansı bileşenlerinin farklı yollar çizmeleridir.
Hatırlayalım; Doğu Konferansı bölgeye giderken iki şey söylüyordu:
1. Bölgeyi kuşatan emperyalizm ve işgallere karşı.
2. Diktatörlere karşı.
Bölge aydınları ile birlikte durmak ve insanlığın barışı için bölgenin tarihi ve kültüründen hareketle bir şeyler söylemek.
Sonra işler değişti. Önce AB tartışması çıktı. AB’den yana olanlar gelmez oldu. Sonra muhafazakarlar/İslamcılar Hükümete eklemlendi. Bir kısmı ulusalcı rüzgarlara kapıldı, soluğu cumhuriyet mitinglerinde aldı. Geriye bazı sosyalistler ve benim gibi İslamcılar kaldı. Aydın Çubukçu, Cem Somel, Hayri Kırbaşoğlu, Nuray Mert ve Doğudan dergisini çıkaran gençler.
Bizse hala emperyalizme, ABD işgaline, bölgenin yağmalanmasına karşı çıkıyoruz. Diktatörlerin en amansız düşmanı biziz. Bunları sürekli olarak yazıp söylüyoruz. İlkbaharda Bilgi Üniversitesi’ndeki geniş katılımlı bir toplantıda bunu tartıştık.
Önümüzdeki günlerde tekrar toplanıp yeni bir yol haritası belirlemeye çalışacağız.”
Kasım 16, 2011

Türkiye ile Suriye ilişkileri gelişince özellikle iktidara yakın kesimde bir Suriye muhabbeti hasıl oldu. Yılların diktatör oğlu Beşşar Esed bir anda kıymete bindi. Türkiye’nin Başbakanı ile samimi pozlar vermesi onun değerini daha çok artırdı.
Sevdiğim saydığım dostlarım da bile karşı konulmaz bir Esed hayranlığı oluştu. Fakat bu hayranlık bir temele dayanmıyordu. Siyaset nasıl ki konjonktürelse bu hayranlık da aynıydı.
Ben hiçbir zaman Beşşar Esed’e muhabbet besleyemedim. Bizim yüzümüze gülerken onun gözlerinde Hama’yı gördüm. Humus’u gördüm. Yer altı zindanlarında tutulan binlerce Suriyeliyi gördüm.
Benim cephemde hala değişen bir şey yok. Çünkü seni hiç sevmedim Beşşar. Babanı da, rejimini de hiçbirşeyini sevmedim.
Kasım 15, 2011

Evet buna hazırlıklı değildik. Misak-ı Milli sınırları içinde mutluyduk. İktidar olmuş ve işlerimizi de yoluna koymuştuk.
İstikrarın nimetiyle iştigal ederken, bu istikrarın getireceği külfeti akledemiyorduk.
Gün geldi. Türkiye bölgesinin güçlü bir ülkesi konumuna yükseldi.
Güçlü olmak demek söz söylemek demekti. Yaşananlara kayıtsız kalmamak demekti. Pozisyon almak demekti. En başta komşusunun dertlerine eğilmek demekti.
Bugün Suriye yanıyor. Zalim Baas rejimi her gün onlarca insanı katlediyor. Fakat birileri gözlerimizi kapayıp hiçbirşey olmamış gibi davranmamızı istiyor.
Gerekçeleri ise hazır: Taşeron olmayalım!
Sormak istiyorum. Taşeron olmamaktan kasıt nedir?
Zulme rıza göstermek midir?
Yoksa birilerine çanak tutmak mıdır?
Peki yanı başımızda kardeşlerimizin canına kıyılırken de mi sessiz kalacağız?
Bu kadar mı mala mülke tamah eder olduk?
Bizim iktidardan kastımız, tamamiyle kendimize dönüp başkalarını unutmak mıydı?
Müslüman olmanın sorumluluklarını yok saymak mıydı?
Ortada bu kadar çok soru varsa bir o kadar sorun var demektir. O yüzden artık soru sormuyorum.
Kasım 13, 2011
Arap Birliği Suriye’nin üyeliğini askıya aldı. Tarih 12 Kasım. Dera şehrinde ilk isyan ateşi yanalı 6 ay olmuş.
Evet, Arap Birliği bu kararı almak için 6 ay bekledi. Geride kalan süre zarfında Baas rejimi binlerce insanı katletti. Daha dün yine bir protesto gösterisinde 20’den fazla Suriyeli hayatını kaybetti.
Şimdi biz Arap Birliği’nin bu kararı almasını coşkuyla karşılamalı mıyız? Bence hayır. Çünkü kaybedilmiş 180 günümüz var. İnsan şunu sormadan edemiyor: Ya Arap Baharı şiddetini artırmasaydı? O zaman da bu karar alınacak mıydı?
Şunu da sormak gerekiyor. Arap Birliği halen diktatörlükle idare edilen ülkelerden oluşmuyor mu? Cevap belli.
Yine de karamsar olmaya gerek yok. Bu karar geç alınmış da olsa, yerinde bir karar. Ancak Baas rejimi gerçek yaptırımlara muhatap olmadığı müddetçe geçerliliği tartışılacak.
Kasım 2, 2011
İngiliz Guardian gazetesinde çıkan bir yazıda Hamas’ın Beşar Esad’la ters düşmeye yakın olduğu ve bu yüzden Hamas Siyasi Bürosunun başka bir ülkeye taşınabileceği yazıldı.
Hamas Lideri Halid Meşal’in Türkiye’ye gelebileceği de iddialar arasında. Şimdi durup düşünmek gerekiyor.
Acaba Türkiye mevcut yapısıyla Hamas’a ev sahipliği yapabilir mi?
Birincisi: Türkiye Hamas’ı Filistin’in ana unsuru sayıyor ve her fırsatta direnişe destek açıklamaları yapıyor. Zaten 2006 yılında Hamas ilk kez iktidara geldiğinde ilk kabul Türkiye tarafından yapılmıştı.
İkincisi: Türkiye, Arap baharı sürecinde muhaliflere ardına kadar kapıyı açtı. Suriye Ulusal Geçici Milli Konsey’i Türkiye’de kuruldu. Türkiye Hüsnü Mübarek’e ilk git diyen ülke olmuştu. Libya ve Tunus’ta da etkin bir rol aldı.
Üçüncüsü: Türkiye İsrail’e artık hasım. Mavi Marmara hadisesinden sonra İsrail Türkiye’nin düşman saydığı ülkeler arasına girdi.
Bu şartlarda Hamas’ın Türkiye’ye gelmesi ihtimal dahilinde görünüyor. Tabi, İsrail Türkiye içinde sürekli canlı olan lobisini kullanıp, bu konuyu istismar etmeye çalışabilir. Hatta Türkiye muhalefetini de provoke edebilir. Fakat, Türkiye İsrail’e gol atmak istiyorsa, Hamas’ı ülke sınırları içinde muhafaza etmekten daha iyi bir iş yapamaz.